Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, Türk ceza hukukunda uygulaması en geniş, sınırları ise en çok tartışılan suç tiplerinden biridir. Özellikle uyuşturucu ticareti, ekonomik suçlar, nitelikli dolandırıcılık, kaçakçılık ve organize suç soruşturmalarında TCK'nın 220. maddesi sıklıkla uygulanmakta; buna karşılık bir yapılanmanın gerçekten "örgüt" olarak kabul edilip edilemeyeceği çoğu zaman davanın temel uyuşmazlık noktasını oluşturmaktadır.
Gerçekten de birden fazla kişinin birlikte hareket etmesi, görev paylaşımı yapması veya belirli bir plan doğrultusunda suç işlemesi, her durumda örgütün varlığını göstermez. Ceza hukukunda suç ortaklığı ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu arasındaki sınırın doğru çizilmesi, hem maddi gerçeğin ortaya çıkarılması hem de kişi özgürlüğünün korunması bakımından büyük önem taşımaktadır. Aksi hâlde, iştirak hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gereken bir ilişki örgüt olarak nitelendirilebileceği gibi, örgüt niteliği taşıyan bir yapılanma da yalnızca birlikte suç işleme olarak değerlendirilebilir.
Bu nedenle örgüt suçlarının uygulanmasında belirleyici olan husus, yalnızca suçun birlikte işlenmiş olması değil; örgütün hukuken varlığından söz edilebilmesi için aranan objektif ölçütlerin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Yargıtay da uzun yıllardır verdiği kararlarla bu ölçütleri geliştirmiş; özellikle hiyerarşik yapı, organik bağ, devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluk kavramlarını örgüt suçlarının temel kriterleri hâline getirmiştir.
Bu çalışmada TCK m.220; kanun metni, öğretide kabul edilen görüşler, Yargıtay uygulaması ve ceza muhakemesi pratiği birlikte değerlendirilerek incelenecek; örgüt suçlarının maddi ve manevi unsurları kadar soruşturma yöntemleri, delil değerlendirmesi ve savunma stratejileri de ele alınacaktır.
TCK m.220'nin amacı, belirli bir suçun işlenmesini cezalandırmaktan ibaret değildir. Kanun koyucu, suç işlemeyi süreklilik arz eden bir faaliyet hâline getirebilecek örgütlenmiş yapıların, henüz amaç suçlar tamamlanmadan önce dahi toplum bakımından bağımsız bir tehlike oluşturduğunu kabul etmiştir.
Bu nedenle maddede korunan hukuki değer, öğretide baskın görüşe göre kamu barışı, toplum güvenliği ve kamu düzenidir. Korunmak istenen yalnızca belirli mağdurların hakları değil, organize suç yapılarının oluşturduğu sürekli tehlike karşısında toplumun güven içerisinde yaşama hakkıdır.
Ancak bu yaklaşımın doğal sonucu olarak örgüt kavramının sınırları dikkatle belirlenmelidir. Ceza hukukunda kanunilik ve belirlilik ilkeleri gereği, her organize çalışma veya her birlikte hareket etme biçimi örgüt olarak nitelendirilemez. Bu nedenle TCK m.220'nin uygulanmasında asıl mesele, örgüt kavramının hangi objektif ölçütlerle tespit edileceğidir.
TCK 220. madde tek tip bir suçu düzenlememektedir. Aksine, aynı örgütsel yapı içerisinde farklı hukuki konumlara sahip kişileri ayrı ayrı düzenleyen çok katmanlı bir sistem öngörmektedir.
Madde kapsamında;
örgütü kuranlar,
örgütü yönetenler,
örgüt üyeleri,
örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişiler,
ayrı hükümler kapsamında değerlendirilmektedir.
Bu sistematik yapı, örgüt içerisindeki her bireyin aynı hukuki sorumluluğa sahip olmadığını göstermektedir. Ceza sorumluluğunun belirlenmesinde kişinin örgüt içindeki fiili konumu, örgütle kurduğu ilişkinin niteliği ve örgütsel faaliyetlere katkısının kapsamı önem taşımaktadır.
Bu nedenle uygulamada en sık karşılaşılan uyuşmazlıklardan biri, bir kişinin gerçekten örgüt üyesi mi olduğu, yoksa yalnızca belirli bir suça iştirak eden kişi olarak mı değerlendirilmesi gerektiği sorusudur.
Örgüt suçlarının uygulamadaki en kritik noktası, iştirak hükümleri ile TCK m.220 arasındaki sınırın doğru çizilmesidir.
Bir suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi, tek başına örgütün varlığını göstermez. Aynı şekilde önceden planlama yapılmış olması veya failler arasında görev paylaşımının bulunması da otomatik olarak örgüt suçunu oluşturmaz.
İştirak ilişkisi belirli bir suçun işlenmesine yöneliktir. Suç tamamlandığında iştirak ilişkisi de sona erer.
Örgüt ise belirli bir suç için değil, süreklilik arz eden suç faaliyetleri yürütmek amacıyla oluşturulan kurumsal bir yapıyı ifade eder.
Bu nedenle örgütün varlığından söz edilebilmesi için yalnızca birlikte hareket edilmesi yeterli değildir. Örgütü oluşturan kişiler arasında devamlılık gösteren bir organizasyon, hiyerarşik ilişki ve gelecekte suç işlemeye elverişli bir yapı bulunmalıdır.
İşte tam da bu nedenle, örgüt kavramının belirlenmesinde "organik bağ", "devamlılık", "çeşitlilik", "yoğunluk" ve "hiyerarşik ilişki" kavramları belirleyici hâle gelmektedir.
Makalenin ikinci bölümünde bu kriterler, öğretideki görüşler ve Yargıtay içtihatları ışığında ayrıntılı olarak incelenecek; hangi durumlarda örgütün varlığının kabul edildiği, hangi hâllerde ise yalnızca iştirak hükümlerinin uygulanması gerektiği kapsamlı biçimde değerlendirilecektir.
TCK m.220'nin uygulamasında en önemli tartışma, belirli bir kişi topluluğunun gerçekten "suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt" oluşturup oluşturmadığının tespitidir. Çünkü kanunun uygulanabilmesi, yalnızca birden fazla kişinin birlikte hareket etmesine veya aynı suçu işlemesine bağlı değildir. Ceza hukukunda birlikte suç işleyen herkes örgüt mensubu değildir; aynı şekilde her planlı suç da örgüt faaliyeti kapsamında değerlendirilemez.
Bu nedenle uygulamada asıl mesele, örgüt ile iştirak arasındaki sınırın doğru çizilebilmesidir. Eğer bu ayrım dikkatli yapılmazsa, yalnızca belirli bir suçu birlikte işleyen kişiler hakkında örgüt suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi veya buna karşılık gerçek anlamda örgüt niteliği taşıyan yapılanmaların yalnızca iştirak hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gibi iki farklı hukuki hata ortaya çıkabilir.
Bu nedenle Yargıtay, yıllar içerisinde verdiği kararlarla örgüt kavramının sınırlarını belirleyen objektif kriterler geliştirmiştir. Bugün uygulamada bir yapılanmanın örgüt olarak kabul edilip edilemeyeceği değerlendirilirken yalnızca kanun metnine değil, bu içtihatlarda şekillenen ölçütlere de bakılmaktadır. Özellikle hiyerarşik yapı, organik bağ, devamlılık, çeşitlilik, yoğunluk ve amaç suçları işlemeye elverişlilik, örgütün varlığının değerlendirilmesinde temel kriterler hâline gelmiştir.
TCK m.220 uyarınca örgütün en az üç kişiden oluşması gerekir. Bunun nedeni, iki kişi arasında kurulan ilişkinin çoğu durumda iştirak hükümleri kapsamında açıklanabilmesidir. Kanun koyucu, örgütsel yapılanmadan söz edebilmek için asgari bir insan kaynağı öngörmüş ve bu sınırı üç kişi olarak belirlemiştir.
Ancak burada önemli olan husus, üç kişinin bulunmasının yalnızca asgari nicelik şartını karşılamasıdır. Bu şartın gerçekleşmiş olması, tek başına örgütün kurulduğunu göstermez.
Örneğin üç ya da daha fazla kişinin birlikte farklı zamanlarda suç işlemiş ve işlemekte olmaları , başka deliller bulunmaksızın örgüt kurulduğu sonucuna götürmez.
Bu nedenle uygulamada asıl tartışma, kişi sayısından çok bu kişilerin aralarındaki ilişkinin niteliği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Yargıtay kararlarında en fazla vurgulanan unsurlardan biri hiyerarşik ilişkidir. Bunun nedeni, örgütü sıradan suç ortaklığından ayıran temel özelliğin kişiler arasındaki organizasyon biçimi olmasıdır.
Burada sözü edilen hiyerarşi, askeri disiplin düzeyinde katı bir emir-komuta zinciri anlamına gelmez. Kanunun aradığı yapı; görevlerin belirli ölçüde dağıtıldığı, üyelerin ortak amaç doğrultusunda hareket ettiği ve örgütün bireylerden bağımsız olarak varlığını sürdürebildiği bir organizasyondur.
Bu nedenle Yargıtay, örgütün mutlaka yazılı kurallara veya açık görev tanımlarına sahip olmasını aramamaktadır. Buna karşılık, tamamen rastlantısal ilişkilerden oluşan geçici birlikteliklerin de örgüt olarak kabul edilemeyeceğini istikrarlı biçimde vurgulamaktadır.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 2011 / 10473 E. 2014/2696 K. Sayılı kararından ilgili bölümler aşağıdadır.
"Belirli bir amacı gerçekleştirmeye yönelmiş ve bu amaca uygun belirli bir büyüklüğe ulaşmış örgütlerin idaresini kolaylaştıran ve bu örgütleri ayakta tutup iş bölümü, süreklilik, disiplin gibi olguların sağlayıcısı olan hiyerarşik ilişkinin; suç örgütlerinin büyüklükleri ile işlemeyi amaçladıkları suçlara ve bu suçların niteliklerine, kurucu ve yöneticileri ile üyelerinin ait oldukları gelir grupları, eğitim düzeyleri ve mesleki durumları gibi hallerinden kaynaklanan niteliklerine ve sayılarına, bunların birbirleriyle olan örgütsel ilişki dışındaki hemşehrilik, akrabalık ve mesleki beraberlik gibi diğer ilişkilerinin biçim ve niteliklerine, faaliyetlerinin gizlilik içerisinde ve örtülü bir biçimde yürütülmesindeki zorunluluğa uygun olarak kurulup yürütüleceği ve örgüt adına suç işleyenler ve örgüte yardım edenler ile ilişkilerin de aynı esaslar üzerinde gerçekleştirileceği, bu kapsamda; hiyerarşik ilişkinin merkezi, gevşek veya sıkı, menfaate, güce, korkuya veya başka bir sebebe dayalı, müstakil veya başka bir hiyerarşiye paralel olabileceği, bunun örgütün oluşumunu ve sürekliliği ile gizliliğinin sağlanmasını kolaylaştıracağı gözetilerek, dava konusu her örgüt bakımından açıklanan esaslar üzerinden ayrı ayrı belirlenmesi gerekmektedir.Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil iştirak iradesinden söz edilebilecektir."
“Hadjianastassiou - Yunanistan” kararında da belirtildiği üzere; kanun yoluna başvurabilme hakkını etkin bir şekilde kullanabilmenin ön koşulu olan mahkeme kararının gerekçeli olması hususu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının da bir parçası olduğu nazara alınmadan, sanığın üyesi olduğu iddia ve kabul edilen suç işlemek amacıyla kurulan örgütte hiyerarşik ilişkinin ne şekilde kurulduğu ve buna ilişkin sübut delillerinin nelerden ibaret olduğu açıklanıp denetime olanak verecek biçimde karar yerinde gösterilmeden yetersiz gerekçe ile mahkumiyet kararı verilmesi,
Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeksizin hükmün öncelikle bu sebepten dolayı BOZULMASINA
Uygulamada en çok kullanılan kavramlardan biri "organik bağ"dır. Bununla birlikte, organik bağ çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır.
Organik bağ, failin örgüt üyeleriyle tanışmasını, akrabalık ilişkisini, aynı ortamda bulunmasını veya iletişim kurmasını ifade etmez. Organik bağ, kişinin örgütün hiyerarşik yapısına kendi iradesiyle dâhil olması ve örgütsel iradenin bir parçası hâline gelmesini ifade eder.
Dolayısıyla örgüt üyeliğinden söz edilebilmesi için yalnızca sosyal ilişki yeterli değildir. Failin örgütün amaçlarını benimsemesi, örgütsel faaliyetlere bilinçli şekilde katılması ve gerektiğinde örgütsel görevleri yerine getirmeye hazır bulunması gerekir.
Bu nedenle Yargıtay, örgüt üyeliğinin tespitinde yalnızca ilişki ağını değil, ilişkinin niteliğini incelemektedir. Kişinin örgüt içerisindeki konumu, üstlendiği görevler, örgütsel faaliyetlere katkısı ve iradesini örgütsel yapı ile bütünleştirip bütünleştirmediği değerlendirilmeden yalnızca irtibat veya iletişim kayıtlarına dayanılarak üyelik sonucuna ulaşılması mümkün değildir.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 2020/3507 E. 2020/4823 K. Sayılı kararından ilgili bölüm aşağıdadır.
"Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur."
Yargıtay uygulamasında en sık karşılaşılan ifadelerden biri, örgüt üyeliğinin "devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren faaliyetler" ile ortaya konulması gerektiğidir. Bu üç kavram, birbirinden bağımsız değil; aynı hukuki düşüncenin farklı yönlerini ifade eder.
Devamlılık, örgütsel ilişkinin tek seferlik veya tesadüfi olmamasını ifade eder. Belirli bir suçun işlenmesinden sonra sona eren ilişki, kural olarak iştirak hükümleri kapsamında değerlendirilir. Buna karşılık örgütsel bağın zaman içerisinde devam etmesi, üyeliğin en önemli göstergelerinden biridir.
Çeşitlilik, örgütle bağlantılı faaliyetlerin tek bir davranıştan ibaret olmamasını ifade eder. Farklı zamanlarda, farklı görevler üstlenilmesi veya örgütsel faaliyetlere değişik şekillerde katkı sağlanması, bu kriter bakımından önem taşır.
Yoğunluk ise failin örgütsel yapı içerisindeki fiili ağırlığını göstermektedir. Örgütsel faaliyetlerle zayıf ve tesadüfi temaslar yerine, belirli bir süre devam eden ve örgütün amaçlarına somut katkı sağlayan faaliyetler aranır.
Bununla birlikte bu kriterler matematiksel bir formül değildir. Yargıtay da her olayın kendi özellikleri içinde değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Özellikle yalnızca örgüt üyeleri tarafından işlenebilecek nitelikte bazı fiiller bakımından, süreklilik veya çeşitlilik unsurlarının farklı değerlendirilmesi mümkün olabilmektedir.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2014/7289E. 2019/11536 K. sayılı kararından ilgili bölüm aşağıdadır.
"Bir suç örgütünün varlığı için hiyerarşik yapılanmanın amaç suçları işlemede devamlılığını gösteren somut deliller, emir-komuta zincirini ortaya koyan temel yapılanma, buna ilişkin şüpheli, sanık ve tanık beyanları ve/veya telefon, ortam dinleme kanıtları ile teknik araçlarla tespit edilen verilere ve net bulgulara ulaşılması gerektiği, suç örgütü basit bir yapılanma olmadığından, birkaç kişinin telefon konuşmalarında lakap, üstü kapalı ve/veya yüz yüze konuşma ve buluşma konuşmalarının, örgüt şemaları, sadece iletişim tespit bilgileri, kimi ne kadar süre ve sıklıkla aradığı gibi tespitlerin tek başına hiyerarşik yapıyı ortaya koymayacağı, sadece yasal düzenlemeleri tekrar ve yorumu ile suç örgütünün varlığının kabul edilemeyeceği, kavramın klişe, basmakalıp ve soyut cümlelerle belirlenip, her eylemde uygulanmasının hukuki olmayacağı, örgütün kurucusu, yöneticisi ve üyelerinin net ve tartışmasız olarak belirlenip, yapılanmanın içinde ne şekilde yer aldığının, soyut değil, somut biçimde saptanması gerektiği gözetildiğinde, sanıkların savunmaları ve tüm dosya kapsamına göre; sanıkların devamlılık gösterecek şekilde planlı bir ortaklık, iş bölümü ve paylaşım anlayışı içerisinde bir araya geldiklerine, devamlılık içeren kanunun suç saydığı fiilleri işlemek (suç işleme programı altında) amacı ile bir araya gelip aralarında sıkı veya gevşek hiyerarşik bir bağın bulunduğuna, hiyerarşik yapılanmayı gösteren emir komuta zinciri ile altlık üstlük ilişkisinin varlığına ve sanıkların faaliyetleri ile örgütün doğmasına veya üst pozisyonda kolektif faaliyeti kısmen veya tamamen düzenleyip koordine ettiklerine ilişkin kanıtların nelerden ibaret olduğu hususları gerekçeli olarak tartışılıp, buna ilişkin delillerin dosya kapsamına uygun, mantıksal ve hukuksal bağ kurulmak suretiyle neler olduğu denetime imkan verecek biçimde gerekçeleriyle açıklanmak suretiyle, karar yerinde ayrıntılı olarak gösterilmeden yazılı şekilde suç işlemek amacı ile örgüt kurma ve yönetme suçlarından sanıklar hakkında yazılı şekilde hükümler kurulması, kanuna aykırı, sanıklar müdafilerin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA
Kanun, yalnızca kişilerin bir araya gelmesini yeterli görmemiş; oluşturulan yapının amaçlanan suçları işlemeye elverişli olmasını da aramıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, amaç suçların mutlaka işlenmiş olmasının gerekmemesidir. Önemli olan, örgütsel yapının üye sayısı, organizasyonu, sahip olduğu araçlar ve iş bölümü itibarıyla amaç suçları gerçekleştirebilecek kapasiteye ulaşmış olmasıdır.
Dolayısıyla henüz hiçbir amaç suç işlenmemiş olsa bile, gerekli örgütsel yapılanma oluşmuşsa TCK m.220 kapsamında sorumluluk doğabilir. Buna karşılık yalnızca soyut niyet açıklamaları veya geleceğe ilişkin belirsiz planlar, örgütün varlığını kabul etmek için yeterli değildir. Yapının somut olarak suç işlemeye elverişli olduğunun ortaya konulması gerekir.
Yargıtay uygulaması birlikte değerlendirildiğinde, örgütün varlığının tek bir kritere bakılarak belirlenmediği görülmektedir. Kişi sayısı, hiyerarşik yapı, organik bağ, devamlılık, çeşitlilik, yoğunluk ve suç işlemeye elverişlilik unsurları birlikte değerlendirilmekte; her somut olay kendi özellikleri çerçevesinde incelenmektedir.
Bu yaklaşım, hem suç işlemek amacıyla kurulmuş gerçek örgütlerin tespit edilmesini hem de yalnızca iştirak ilişkisi bulunan kişilerin örgüt suçlarından sorumlu tutulmasının önlenmesini amaçlamaktadır. Dolayısıyla TCK m.220'nin uygulanmasında belirleyici olan husus, suçun birlikte işlenmiş olması değil; bağımsız bir örgütsel yapının ve bu yapı ile fail arasındaki hukuken anlamlı ilişkinin ispat edilebilmesidir.
TCK m.220'nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, örgütsel yapı içerisinde bulunan herkesi aynı hukuki statüde değerlendirmemesidir. Kanun koyucu, örgütün oluşumuna katkı sağlayan kişiler ile örgütün faaliyetlerine katılan kişilerin sorumluluğunu aynı seviyede kabul etmemiş; örgüt içerisindeki fiilî konum ve katkının ağırlığına göre farklı sorumluluk rejimleri öngörmüştür.
Bu yaklaşım, ceza hukukunun temel ilkeleriyle de uyumludur. Zira aynı örgütsel yapı içerisinde yer alan her kişinin örgütün kurulması, yönetilmesi veya faaliyetlerinin yürütülmesindeki rolü aynı değildir. Dolayısıyla ceza sorumluluğunun da kişinin örgüt içerisindeki gerçek fonksiyonuna göre belirlenmesi gerekir.
Örgüt kurucusu, suç işlemek amacıyla oluşturulan yapılanmanın meydana gelmesini sağlayan kişidir. Başka bir ifadeyle örgütün ortaya çıkmasına öncülük eden, örgütsel yapının oluşumunu planlayan ve gerekli organizasyonu sağlayan kişi kurucu olarak değerlendirilir.
Kurucunun mutlaka örgütün günlük faaliyetlerini yönetmesi gerekmez. Örgüt kurulduktan sonra aktif görev almaması veya örgütün yönetimini başka kişilere bırakması da mümkündür. Bu nedenle uygulamada kuruculuk ile yöneticilik kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerekir.
Kuruculuk bakımından belirleyici olan husus, örgütsel yapının meydana gelmesindeki kurucu iradenin ortaya konulmuş olmasıdır.
Yöneticilik sıfatı, örgütsel yapının kurulmasından ziyade faaliyetlerinin sevk ve idaresiyle ilgilidir.
Örgütün günlük işleyişini yönlendiren, üyeler arasında koordinasyonu sağlayan, görev dağılımı yapan veya örgütsel kararların uygulanmasını organize eden kişiler yönetici olarak değerlendirilir.
Bununla birlikte her yönlendirme faaliyeti yöneticilik anlamına gelmez. Bir kişinin belirli bir olay bakımından tavsiyede bulunması veya tek seferlik koordinasyon sağlaması, tek başına yöneticilik sıfatının kabulü için yeterli olmayabilir.
Mahkeme, somut olayda kişinin örgütsel yapı üzerinde sürekli ve belirleyici bir otoriteye sahip olup olmadığını değerlendirmek durumundadır.
TCK 220. Maddesi'nin 6. Fıkrası uyarınca , örgüt yöneticileri örgütün faaliyeti kapsamında işlenen tüm suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.
TCK Madde 220 uyarınca , suç işlemek amacı ile örgüt kuran veya yönetenler 5 Yıldan 10 Yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Uygulamada en fazla uyuşmazlık doğuran statü örgüt üyeliğidir.
Örgüt üyeliğinin kabul edilebilmesi için kişinin yalnızca örgüt mensuplarını tanıması veya belirli faaliyetlere katılması yeterli değildir. Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, failin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olması, örgütsel iradeyi benimsemesi ve faaliyetlere devamlılık gösteren bir ilişki içerisinde katılması gerekir.
Bu nedenle örgüt üyeliğinin tespiti, her somut olayda ayrı değerlendirilmelidir. Kişinin üstlendiği görevler, örgüt içerisindeki konumu, diğer üyelerle ilişkisi ve örgütsel faaliyetlere katkısı birlikte incelenmeden yalnızca tek bir delile dayanılarak üyelik sonucuna ulaşılması isabetli olmayacaktır.
Özellikle telefon kayıtları, mesajlaşmalar, banka hareketleri veya ortak sosyal çevre gibi olguların tek başına üyeliğin kesin delili olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu tür deliller ancak örgütsel ilişkinin niteliğini ortaya koyan diğer bulgularla birlikte anlam kazanır.
TCK madde 220 uyarınca , suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 2020/6239 E. , 2021/3333 K. sayılı kararından ilegili bölüm aşağıdadır.
"Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir. (Evik, Cürüm işlemek için örgütlenme, Syf 383 vd.)
Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de, örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır.
Dairemizce de benimsenen, istikrar kazanmış yargısal kararlarda da; silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması
aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasada ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir."
Kanun koyucu, örgütün hiyerarşik yapısına dhil olmayan ancak örgütün faaliyetlerine bilinçli şekilde katkı sağlayan kişiler bakımından da ayrı bir düzenleme öngörmüştür.
Bu düzenlemenin amacı, örgütün dışında kalmayı tercih eden ancak faaliyetlerini kolaylaştıran kişilerin tamamen cezasız kalmasını önlemektir.
Bununla birlikte yardım eden kişi ile örgüt üyesi arasındaki ayrım büyük önem taşımaktadır.
Örgüt üyesi, örgütsel yapının bir parçasıdır. Yardım eden kişi ise örgütün dışında kalmaya devam etmekte; buna rağmen belirli bir faaliyet bakımından örgüte bilinçli destek sağlamaktadır.
Dolayısıyla yardım fiili, örgütsel yapıya katılmayı değil; örgütsel faaliyete dışarıdan katkıda bulunmayı ifade eder.
Bu ayrımın doğru yapılması, hem suç vasfının belirlenmesi hem de uygulanacak yaptırım bakımından önem taşımaktadır.
TCK madde 220'nin 7. Fıkrasına göre örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte , örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza , yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
Örgüt suçlarında gözden kaçırılmaması gereken temel ilkelerden biri de ceza sorumluluğunun şahsiliğidir.
Bir örgütün varlığının kabul edilmiş olması, bu örgütle ilişkilendirilen herkesin aynı hukuki sorumluluğa sahip olduğu anlamına gelmez.
Her sanık bakımından;
örgütle kurduğu ilişkinin niteliği,
örgüt içerisindeki konumu,
üstlendiği görev,
faaliyetlere katkısının kapsamı,
kastının sınırları
ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Bu yaklaşım hem ceza hukukunun bireysel sorumluluk ilkesinin hem de adil yargılanma hakkının doğal sonucudur.
Örgüt suçlarına ilişkin soruşturmalar, ceza muhakemesi uygulamasında en kapsamlı delil toplama faaliyetlerinin yürütüldüğü dosyalar arasında yer almaktadır. Bunun temel nedeni, çoğu zaman yalnızca belirli bir suçun değil, süreklilik arz ettiği iddia edilen bir örgütsel yapının araştırılmasıdır. Bu durum, klasik suç soruşturmalarına kıyasla daha geniş kapsamlı koruma tedbirlerinin uygulanmasına ve çok sayıda delilin birlikte değerlendirilmesine neden olmaktadır.
Bununla birlikte, delil toplama imkânlarının genişlemesi, ispat standartlarının düşürülebileceği anlamına gelmez. Örgüt suçlarında da ceza muhakemesinin temel ilkeleri geçerliliğini korumaktadır. Mahkeme, ulaşılan her delili yalnızca elde edilmiş olması nedeniyle değil; hukuka uygunluğu, güvenilirliği ve diğer delillerle olan bağlantısı çerçevesinde değerlendirmek zorundadır.
Örgüt suçlarında çoğu zaman tek bir delilin mahkûmiyet için yeterli olmadığı görülmektedir. Bunun yerine soruşturma makamları; iletişim kayıtları, dijital materyaller, fiziki takip tutanakları, banka hareketleri, kamera görüntüleri, tanık veya gizli tanık beyanları ve diğer maddi delilleri birlikte değerlendirerek örgütsel ilişkinin varlığını ortaya koymaya çalışmaktadır.
Ancak delillerin sayısının fazla olması, ispat gücünün de otomatik olarak arttığı anlamına gelmez. Aynı şekilde birbirini tekrar eden delillerin çokluğu da, tek başına örgüt üyeliğinin ispatı bakımından yeterli kabul edilemez.
Önemli olan husus, elde edilen delillerin birlikte değerlendirildiğinde örgütün varlığını ve kişinin bu örgütsel yapı içerisindeki hukuki konumunu ortaya koyabilecek nitelikte olup olmadığıdır.
Örgüt suçları, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında bazı özel koruma tedbirlerinin uygulanabildiği suç tipleri arasında yer almaktadır.
İletişimin denetlenmesi, teknik araçlarla izleme, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, dijital materyaller üzerinde inceleme yapılması ve belirli koşullarda fiziki takip gibi tedbirler, soruşturmanın etkin yürütülmesi bakımından önemli araçlar arasında bulunmaktadır.
Bununla birlikte, bu tedbirlerin tamamı temel hak ve özgürlüklere doğrudan müdahale niteliği taşımaktadır. Bu nedenle kanunda öngörülen şartlar gerçekleşmeden uygulanan koruma tedbirleri sonucunda elde edilen delillerin hukuki değeri ayrıca değerlendirilmelidir.
Ceza muhakemesinin amacı yalnızca maddi gerçeğe ulaşmak değil, aynı zamanda bu gerçeğe hukuka uygun yöntemlerle ulaşmaktır.
Örgüt suçlarında delillerin elde edilme yöntemi, çoğu zaman delilin içeriği kadar önem taşımaktadır.
Anayasa'nın ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun benimsediği sistem gereğince, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller kural olarak hükme esas alınamaz. Bu ilke, örgüt suçları bakımından da herhangi bir istisnaya tabi değildir.
Bu nedenle mahkemenin yalnızca delilin neyi gösterdiğini değil; hangi yöntemle elde edildiğini de incelemesi gerekir.
Özellikle iletişimin denetlenmesi, dijital materyaller üzerinde yapılan incelemeler ve gizli soruşturma yöntemleri bakımından usule ilişkin güvencelerin titizlikle uygulanması, adil yargılanma hakkının doğal sonucudur.
Örgüt suçlarına ilişkin davalarda savunmanın temel amacı, yalnızca isnat edilen fiillerin inkâr edilmesi değildir. Esas mesele, soruşturma makamlarının ileri sürdüğü örgütsel ilişkinin hukuken gerçekten mevcut olup olmadığının ortaya konulmasıdır.
Bu kapsamda değerlendirme yapılırken;
örgütün varlığına ilişkin objektif kriterlerin gerçekleşip gerçekleşmediği,
kişinin örgüt içerisindeki hukuki statüsünün doğru belirlenip belirlenmediği,
deliller arasında gerçekten örgütsel ilişkiyi ortaya koyan bir bütünlük bulunup bulunmadığı,
koruma tedbirlerinin hukuka uygun şekilde uygulanıp uygulanmadığı,
her somut olay bakımından ayrı ayrı incelenmelidir.
Ceza hukukunda mahkûmiyet kararı varsayımlara değil, her türlü makul şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillere dayanmalıdır. Bu ilke, örgüt suçları bakımından da aynı şekilde geçerlidir.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, Türk ceza hukukunun en kapsamlı ve uygulaması en fazla tartışılan suç tiplerinden biridir. Bunun temel nedeni, bu suçun yalnızca belirli fiilleri değil, suç işlemeye elverişli örgütsel yapıların varlığını da ceza hukuku bakımından değerlendirmesidir.
Bununla birlikte, örgüt kavramının geniş yorumlanması ceza hukukunun temel ilkeleri bakımından önemli sakıncalar doğurabileceğinden, TCK m.220'nin uygulanmasında kanun metni kadar Yargıtay içtihatlarıyla geliştirilen ölçütlerin de dikkate alınması gerekmektedir.
Bir yapılanmanın örgüt olarak kabul edilebilmesi; en az üç kişiden oluşması, belirli bir organizasyon yapısına sahip bulunması, hiyerarşik ilişki içermesi, suç işlemeye elverişli olması ve somut olayın özelliklerine göre organik bağ, devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluk gibi kriterlerin birlikte değerlendirilmesini gerektirir.
Buna karşılık yalnızca birlikte hareket edilmesi, aynı suçun işlenmesi veya kişiler arasında belirli bir ilişkinin bulunması, tek başına örgüt suçundan söz edilebilmesi için yeterli değildir. Ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereğince, her sanığın örgütsel yapı içerisindeki hukuki konumu ayrı ayrı değerlendirilmeli ve ceza sorumluluğu somut fiiline göre belirlenmelidir.
Sonuç olarak TCK m.220'nin uygulanmasında temel amaç, birlikte suç işleyen herkesi örgüt mensubu olarak kabul etmek değil; gerçekten suç işlemeyi sürekli faaliyet hâline getiren organize yapıları hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde tespit etmek ve cezalandırmaktır. Bu yaklaşım hem toplum güvenliğinin korunması hem de temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması bakımından ceza hukukunun benimsediği hassas dengenin doğal bir yansımasıdır.
Av. Talha Taşdöğen
Tasdogen & Partners